
Antik çağda filozoflar düşünmek için schole yani boş zamanı, hiçbir şey yapmama lüksünü kutsal sayardı. Bugün ise hiçbir şey yapmamak, sistem gözünde en büyük suç, bireyin gözünde ise anksiyete tetikleyici bir boşluk korkusudur.
Zihnimizin o steril odalarını kendi ellerimizle bildirimlerle dolduruyor, sonra da neden yorulduğumuzu sorguluyoruz.Bu durumun arka planını anlamak için modern nörobilim ve psikolojinin kavramlarına yakından bakmak gerekir.
Nörobiyolojik düzeyde beynimiz, evrimsel olarak bir “varsayılan mod ağı” (Default Mode Network – DMN) ile donatılmıştır. Raichle ve arkadaşlarının nörolojik araştırmaları, bu ağın insan zihni dış dünyayla aktif bir etkileşim içindeyken değil; kişi hayallere dalarken, geçmişi değerlendirirken veya geleceği planlarken yani “hiçbir şey yapmazken” devreye girdiğini kanıtlamıştır.
DMN, yaratıcılığın, öz-farkındalığın ve derin düşüncenin ana merkezidir. Ancak çağdaş dikkat ekonomisi, bireyin bu ağı çalıştırmasını adeta yasaklar. Tristan Harris’in ve dikkat ekonomisi teorisyenlerinin belirttiği gibi, platformlar ve bildirim mimarileri insan iradesini manipüle etmek ve sürekli bir uyarılma döngüsü yaratmak üzere tasarlanmıştır. Zihin her saniye yeni bir uyarıcıya maruz kaldığında, DMN bastırılır ve beyin sürekli bir “teyakkuz” moduna geçer.
Bu sürekli uyarılma hali, Alman sosyolog Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu tezinde hak ettiği en keskin teşrih masasına yatırılır. Han, disiplin toplumunun yerini “performans toplumunun” aldığını söyler. Artık dışarıdan emirler yağdıran bir otorite yoktur; birey kendi kendisinin efendisi ve aynı zamanda celladıdır. “Daha çok üretebilirsin, daha çok tüketebilirsin, daha görünür olmalısın” buyruğu, insanı gönüllü bir tükenmişliğe iter. Bu tükenmişliğin arkasında yatan asıl motor ise cenophobia, yani boşluk korkusudur. Boşluk; tembellik, işe yaramazlık veya başarısızlık olarak kodlanır.
Ekranların arasına sıkışan modern insan, yalnız kalmaktan, kendi iç sesinin yankısıyla yüzleşmekten ölesiye korkar. Çünkü sessizlik, bastırılmış soruları, çözülmemiş travmaları ve modern hayatın yapaylığına yöneltilecek en tehlikeli eleştirileri gün yüzüne çıkarma potansiyeline sahiptir.Zihinsel sükûnetin bu şekilde metalaştırılması ve kuşatılması, bireyin en temel insani hakkı olan “hiçbir şey olmama” lüksünü elinden alır. Gilles Lipovetsky’nin hipermodernite analizlerinde vurguladığı gibi, her an bağlantıda olma zorunluluğu özgürleşme değil, en sofistike kölelik biçimidir. Birey, ceplerindeki minik cam ekranlar sayesinde dünyanın bilgisine anında erişirken, kendi zihninin derinliklerine giden yolları kendi elleriyle kapatmıştır. Bilgi ç çoğaldıkça idrakin incelmesi, tam da bu gürültü ekosisteminin doğal bir sonucudur. İçimizdeki o ıssız odayı yeniden inşa etmeden, ne yaratıcı bir üretimden ne de sahici bir varoluştan söz etmek mümkündür.
Unutmayalım ki, ekranların ışığı söndüğünde geriye kalan sessizlik bir ceza değil, zihnin nefes aldığı tek sığınaktır.
Yazar | Stratejist | Analist
Şeyma MUSLU

YORUMLAR