
Herkesin birbirini duyabilecek kadar yakınken duymamayı seçmek için kullandığı; bir zamanlar yalnızca belirli saatlerde müzik dinlemek amacıyla icat edilen, bugün ise her geçen gün gelişen teknoloji içinde kendini kaybetmeden akışa ayak uydurmaya çalışan insanın, işleriyle meşgul olurken aynı zamanda o yoğunluktan kaçmak için kullandığı, belki de en kolay kurtuluş yollarından biri…
Kulaklık.
İlk bakışta modern şehir hayatının o bitmek bilmeyen kaosuna, kornalara ve kalabalıklara karşı bireyin bulduğu en masum savunma mekanizması gibi dursa da zihnin maruz kaldığı yoğun uyaran seli karşısında, adaptasyon sürecinde geliştirdiği bir tür “duyusal yalıtım” çabası olarak da görülebilir. Üstelik kullanımı da çok kolay. Takıyorsunuz ve dış dünya anında “sessiz” moda geçiyor!
Fakat her güzelliğin göz ardı ettiği çıktılar gibi, bu masum kaçış alanının da bir bedeli var.
Çünkü kulaklık yalnızca dış dünyayı filtreleyen sıradan bir kalkan değil; modern bireyin sokağa, diğer insana ve hatta kendi iç sesine karşı çektiği görünmez bir blok, ruhumuzu dış dünyaya kapatan dijital bir tecrit hücresi hâline gelebiliyor.
İnsanlar birbirine yabancılaşmaktan şikâyet edip, bu yabancılaşmayı kendi elleriyle kulak tıkacı takarak neden arşa çıkarıyor dersiniz?
Birbirimize tahammül seviyemizi düşüren kulaklık mı, yoksa tahammülümüz kalmadığı için mi ona ihtiyaç duyuyoruz?
Cevap aslında bir kısır döngüden ibaret.
Nöropsikolojik açıdan bakıldığında beyin, gün içerisinde maruz kaldığı yoğun uyaranlar karşısında bilişsel yükü azaltmaya ve kendisini düzenlemeye çalışır. Şehir hayatının yarattığı stres ve sürekli uyarılmışlık hâli de bu ihtiyacı artırabilir. Kulaklık tam da bu noktada devreye girerek çevresel uyaranları azaltır, dikkati kontrol etmeyi ve kısa süreliğine daha öngörülebilir bir alan yaratmayı kolaylaştırır.
Yani bazen gerçekten yalnızca gürültüden kaçıyoruz.
Ama sorun tam da burada başlıyor.
Kendimizi korumak için ördüğümüz o dijital kalkan, bir süre sonra başkalarına ulaşmamızı engelleyen aşılmaz bir bariyere dönüşebiliyor. İletişimi en aza indirdikçe empati kurmak için ihtiyaç duyduğumuz temas da azalıyor; temas azaldıkça sokaktaki o ilk tahammülsüzlük hissi daha da büyüyebiliyor.
Yani kulaklık bizi yalnızca dış dünyanın gürültüsünden korumuyor.
Bazen o dünyanın yarattığı yabancılaşmanın en konforlu suç ortağı hâline geliyor.
Çözüm elbette kulaklığı ve teknolojiyi reddedip, işimize gelmeyen her şeye günah etiketi yapıştırmak değil.
Aksine, her şeyde olduğu gibi dozu ayarlayabilmek.
Bazen kulaklığı takıp dünyadan birkaç dakikalığına uzaklaşmak, insanın kendisine yapabileceği en güzel iyilik olabilir. Ama her boşluğu bir sesle doldurmak, her kalabalığı susturmak ve her teması kesmek de bizi farkında olmadan birbirimizden uzaklaştırabilir.
Belki de ihtiyacımız olan şey teknolojiyle savaşmak değil, onun hayatımızdaki yerini yeniden hatırlamak.
Siz siz olun; geçmişin monotonluğuna sahip çıkın ama modernitenin heyecanını da reddetmeyin.
Çünkü mesele kulaklığı çıkarıp dünyayı dinlemek değil.
Bazen mesele, dünyayı hâlâ duymak isteyip istemediğimizi kendimize sormaktır.
Yazar | Stratejist | Analist
Şeyma MUSLU

YORUMLAR